YANILGI 8

"Biyolojik sınıflandırma (sistematik) evrimin delilidir."

Açıklama: Ders kitaplarında sıkça tekrarlanan bir iddia da, canlıları gruplara ayırmak için kullanılan biyolojik sınıflama şemasınının evrime bir delil oluşturduğu yönündedir.

Biyolojik (ya da diğer bir ifadeyle taksonomik) sınıflandırma, 18. yüzyılda yaşamış olan ünlü İsveçli biyolog Carolus Linnaeus tarafından geliştirilmiş bir yöntemdir. Bu yöntem içinde canlılar önce bitkiler, havyanlar gibi temel alemlere, sonra omurgalılar, omurgasızlar gibi filumlara, sürüngen, memeli gibi alt sınıflara ayrılırlar. Bu sınıflama içinde en gerçekçi sınıflama düzeyinin "tür" olduğu kabul edilir. Bir tür, benzer özelliklere sahip bulunan ve birbiriyle çiftleşip döl verebilen canlılar olarak tanımlanır.

Evrim teorisi ise, bu biyolojik sınıflandırmayı, kendi iddiasına göre bir sıraya oturtmuştur. Teori, önce tek hücreli canlıların oluştuğunu, bunlardan omurgasız deniz canlılarının evrimleştiğini, sonra da sırasıyla balıkların, amfibiyenlerin ve sürüngenlerin birbirlerinden evrimleştiklerini iddia etmektedir. Aynı iddiaya göre sürüngenlerden de kuşlar ve memeliler iki ayrı kol olarak doğmuş ve bu evrim insana kadar devam etmiştir.

Dikkat edilirse, evrimcilerin yaptıkları şey, mevcut taksonomi şemasını, kendi teorilerine göre yorumlamaktan ibarettir. Ancak taksonomik şemanın evrime delil olarak yorumlanmasını gerektiren bir neden yoktur. Aksine, bu şema, yaratılışa uygun biçimde de yorumlanabilir. Bunun en açık göstergesi ise, taksonomik şemayı ilk kez ortaya koyan ve bu nedenle biyoloji biliminin babası sayılan Linnaeus'un, türlerin Allah tarafından ayrı ayrı yaratıldıklarını savunan yaratılışçı bir bilim adamı oluşudur. Dolayısıyla, canlıların balıklar, sürüngenler, memeliler, kuşlar gibi sınıflara ayrılabilir olmaları, evrime delil oluşturan bir durum değildir.

Ancak bu noktada, taksonomik sınıflamanın evrim teorisi tarafından asla açıklanamayan yönleri olduğunu da belirtmek gerekir. Evrimciler, canlılar arasında hayali bir akrabalık (filogeni) ilişkisi kurmakta ve sonra da taksonomik grupları bu hayali ilişkiye göre bir sıraya oturtmaya çalışmaktadırlar. Ama bu sıralama bir türlü söz konusu şemayla uyuşmamaktadır.

Örneğin evrimci iddiaya göre, tüm kuşlar sürüngenlerden gelen ortak bir atadan evrimleşmişlerdir. Evrimciler bunu iddia etmektedirler, çünkü kuşların fosil kayıtlarında daha geç belirmeleri ve aynı sürüngenler gibi yumurtlayarak çoğalmaları onları böyle bir varsayıma yöneltmektedir. Ancak kuşlar ile sürüngenler arasında dev farklar vardır. Bunlardan sadece birisini ele alalım; bu canlıların derilerini. Sürüngenlerin tümünün vücutları pullarla kaplıdır, buna karşılık kuşların vücutları ise tüylerle kaplanmıştır.

Ancak pullar ile tüyler arasında hiçbir benzerlik yoktur. Her iki yapı birbirinden tamamen ayrıdır. Nitekim evrimciler pulların tüylere nasıl evrimleşmiş olabileceği konusunda tahmin bile yürütememektedirler.

Ama kuşların tüyleri bir başka canlı grubunun derisindeki bir yapıya oldukça benzemektedir. Bu canlılar memelilerdir ve vücutları kıllarla kaplıdır. Kuş tüyü ile memeli kılı arasında birçok benzerlik bulunur. Bu durumda bir evrimcinin kuşlar ile memeliler arasında bir akrabalık olduğunu iddia etmesi beklenebilir, ama evrimciler bunu yapamazlar. Çünkü diğer taksonomik özellikler ve fosil kayıtları, böyle bir iddiayı imkansız kılmaktadır.

Pullar konusu bir başka yönden daha evrimcileri açmaza düşürür. Sürüngenlerin vücutlarının pullarla kaplı olduğunu belirttik. Ancak sürüngenlerin atası oldukları iddia edilen amfibiyenler (kurbağa ve semenderler), pullarla hiçbir benzerliği olmayan, yumuşak, kaygan ve nemli bir deriye sahiptirler. İşin en ilginç yanı ise, pulların, amfibiyenlerin atası oldukları iddia edilen balıklarda yeniden ortaya çıkmasıdır.

Eğer biyolojik (taksonomik) sınıflandırma olmasa, evrimciler sürüngenlerin doğrudan balıklardan evrimleştiklerini öne sürebilirlerdi. Ama bu sınıflandırma, onları, pulların önce tesadüfen kaybolup, sonra yine tesadüfen ortaya çıktığı gibi bir iddiayı savunmak zorunda bırakmaktadır. Dahası bu iddia, kendilerinin koymuş oldukları Dallo Kuralı ile de çelişmektedir. (Dallo Kuralı'na göre evrimsel süreç içinde kaybolan organ bir daha belirmez.)

Taksonomi, evrimcileri diğer pek çok yönden açmaza sokar. Çünkü kurdukları her hayali evrim sıralaması, çok benzer özelliklere ve organlara sahip canlıları çok ilgisiz sınıflamaların içine sokmaktadır. Bunun bir örneği canlıların gözleridir. Bazı canlı gruplarının göz yapıları birbirine olağanüstü derecede benzerdir. Örneğin omurgalı kara canlılarının gözleri ile ahtapotların gözlerinin yapısı tıpatıp aynıdır. Bu durumda, evrimcilerin omurgalı kara canlıları ile ahtapotları aynı evrimsel soy ağacına koymalarını bekleyebilirsiniz. Ama böyle yapamazlar, çünkü başka nedenler, onları ahtapotları apayrı bir soy ağacı içine yerleştirmeye zorlamaktadır.

Bu ise, evrimcileri, göz gibi hiçbir zaman açıklayamadıkları son derece karmaşık bir organın, birbirinden bağımsız olarak defalarca evrimleştiğini iddia etmek zorunda bırakır. Hem de ayrı ayrı evrimleşen gözlerin, birbirine tamamen benzer yapılara "tesadüfen" kavuştuklarını öne sürmek zorunda kalırlar. Ünlü bir evrimci olan Frank Salisbury bu durumun kendisini ne kadar büyük bir açmaza düşürdüğünü şöyle ifade etmektedir:

Göz kadar kompleks bir organ bile farklı gruplarda ayrı ayrı ortaya çıkmıştır. Örneğin ahtapotta, omurgalılarda ve antropotlarda. Bunların bir defa ortaya çıkışlarını açıklamak yeteri kadar problem oluştururken, modern sentetik (Neo-Darwinist) teoriye göre, farklı defalar ayrı ayrı meydana geldikleri düşüncesi başımı ağrıtmaktadır.

Aslında taksonomik şemanın evrimcileri soktuğu açmaz, Salisbury'nin başını ağrıtan sorundan çok daha büyüktür. Çünkü ilerleyen yıllarda yürütülen araştırmalar, evrimcileri, gözün üç kez değil, "birbirinden bağımsız olarak birkaç düzine defa", yani 30-40 kez ayrı ayrı evrimleştiğini iddia etmek zorunda bırakmıştır. Bu rakamı hesaplayan kişi, neo-Darwinizm'in kurucularından ve yaşayan en önde gelen evrimcilerden biri olan Harvard Üniversitesi biyoloğu Ernst Mayr'dır.

Tüm bunların yanı sıra, evrimcilerin kurdukları taksonomi şemasını tek başına geçersiz kılan bazı canlı türleri vardır. Avustralya'da yaşayan Platypus adlı tür buna bir örnektir. Platypus aynı bir memeli gibi tüylere sahiptir ve yavrularını emzirir, ama sürüngenler gibi yumurtlayarak çoğalır ve zehir üretir. Aynı kuşlar gibi bir gagaya sahiptir, ama aynı amfibiyenler gibi zamanının büyük bölümünü suda geçirir.

Evrimciler Platypus'u hiçbir biçimde açıklayamazlar, çünkü bu canlı, evrimsel akrabalık şemalarını altüst etmektedir. Platypus, apayrı canlı gruplarına ait özellikleri üzerinde barındıran bir "mozaik" canlıdır.

Kısacası, canlı sınıflamalarını evrimsel bir akrabalık ilişkisi içine çelişkisiz bir biçimde oturtmak mümkün değildir. Amerikalı biyoloji profesörü Frank L. Marsh, Varitation and Fixity in Nature (Doğada Çeşitlilik ve Sabitlik) adlı kitabında bu konuda şu yorumu yapar:

Canlılar basitten komplekse doğru ilerleyen, kesintisiz, sürekli bir seri içine oturtulamamaktadır.

Ya da bir varyasyon, bir başka varyasyona daimi bir seri içinde bağlanamamaktadır. Aksine, doğadaki çeşitliliğin son derece kesintili olduğunu görürüz. Birbirini kademeli bir biçimde izleyen bireylerle değil, birbirinden tamamen ayrı noktalarda toplanmış benzer yapılarla karşılaşırız.

Taksonominin evrim teorisinin karşısına çıkardığı bu açmazlar, ders kitaplarında yer alan "biyolojik sınıflandırma evrime delil oluşturmaktadır" şeklindeki bilgilerin gerçeklerle açıkça çeliştiğini göstermektedir. Bu nedenle bu gibi yanlış ifadeler ders kitaplarından çıkarılmalı ve "biyolojik sınıflandırma, canlı türlerinin küçük değişikliklerle ortak bir atadan geldikleri iddiasıyla uyuşmamaktadır" yorumu eklenmelidir.

İddianın Yer Aldığı Ders Kitapları

Biyoloji 3, Liseler İçin Ders Kitabı, Öner Gücün,
Ankara: Pasifik Ders Kitapları A.Ş., s. 123.
Liseler İçin Biyoloji 3, Ders Kitabı, Namık Berker, Ankara:Mega Yayıncılık, 1995, s. 180.